6 Mart 2016 Pazar

Evrenin Geometrisi

Anlatacağım, çok zaman da geleceğim demiştim. Geldim geldim!


Pazar günü ne yapılır? Güzel müzik dinlenir, izleme listesinden filmler silinir, kitap okunur, yemekler yapılır. Planım bu en azından. Bahçeye çıkarım belki. Aaa evet evet, bahçeye çıkarım. Dün eve yorgun argın gelince uzun yoldan yığılıp yatmış, güzelim gün batımını da kaçırmıştım.

Son zamanlarda diziler, filmler, kitaplar ve internette sohbet mohbet derken çok yüklenmiş olacağım ki gözlerim dehşet ölçüde yanıyor, sanki iğneler batıyor. Zaten az biraz çökmüş olan göz çevrem, iyiceden morarmış. Neyse neyse, her rengini severim kendimin.

Şimdi o izlediklerim, okuduklarım, dinlediklerim nelerdi diye size toparlamaya çalışıyorum kafamda. Bunları anlatmayı seviyorum. Her ne kadar konu anlatmaktan hoşlanmasam da, ya bence bunlar hayatınızdan geçmeli dediğim şeyleri söylemeliyim sanırsam.

janetleigh:

we’re gonna get you
      we’re gonna get you
            not another peep
                  time to go to sleep
 janetleigh:

we’re gonna get you
      we’re gonna get you
            not another peep
                  time to go to sleep

"We're gonna get you, we're gonna get you
Not another peep, time to go to sleep" 

Cormac McCarthy'nin Yol'unu okuyacağımı söylemiştim uzun zaman evvel. Okuma tempom oldukça düşünce, aylar geçiyordu ben sadece birkaç sayfa ilerleyebiliyordum. İhtiyarlara Yer Yok ile beni benden alan, tek kitabıyla en sevdiğim yazar diye etiketlediğim Cormac'ın nasıl olurdu da elimde olan diğer bir kitabını okuyamazdım? Kendime kızdım, kendimle iddialaştım ve öeeh be bitireceğim seni deyip saatler içinde silip süpürdüm.

Anlatımını seviyorum. Detayları. Süslemeden anlatmasını. Tekrarlamasını, beni tekrar tekrar tekrar vurmasını. Sondan kaçış olmayışını seviyorum. Kafana koyduğun sonsuza kadar orada mı kalır?

Yol ile ilgili güzel olan bir diğer şey şuydu: sinemaya uyarlanmıştı. En sevdiğim yazarın kitabı uyarlanmış, en sevdiğim aktör olan Viggo Mortensen başrol oynamış, en sevdiğim müzisyen Nick Cave filmin müziklerini yapmıştı Warren Ellis ile birlikte. Hayattaki şansımı sorsanız bu derim.

Böylelikle Yol'u okumayı bitirdiğim gibi filmi aklımın köşesine koydum. İstanbul'a gidince de bir gece izledim. Sindirerek okumuş olduğum için filmin her detayını hakkımla eleştirebilirdim. Film kitaba göre daha kesip biçilmişti, sevdiğim birkaç detay gitmişti mesela. Tabi kitabı okumayanın fark etmeyeceği şeylerdi bunlar. Film yine çok güzel gelecekti. Bana da öyle geldi. Ağladım da, ah zaten bir kere ağlamadan film izleyebilsem şaşarım.

Kendimle iddialaştığım o meşhur gün Camus'nun Yabancı'sı da hemencecik bitirilmişti. Artık uyumalıyım diye düşünmesem sabah beş gibi bitecekti ama uyudum, uyandım, öğlen bir gibi bitti. Camus okuma hevesim de ilginç bir gelişmeydi. Loin Des Hommes'un Konuk adlı Albert Camus kısa öyküsünden uyarlandığını biliyordum. Filme aşık olunca kendisine bir filmin her ufak detayını bilmeyi görev bilen ben, o öyküyü de okuyacaktım elbet. Kitapçıya gidince Konuk ile Yabancı -ki Konuk, Sürgün ve Krallık kitabının içinde bu arada- kafamda karıştı ve ben Yabancı'yı satın aldım.

Konu anlatmayacağımı söylediğim için (beceremediğimden mi, yoksa herkes bir şeyleri bilmeden mi yaşasın diye inandığımdan mı bilemiyorum) Yabancı'yı da sizlere çok beğendiğimi, hatta üzerine fazlasıyla düşündüğümü söyleyerek geçiyorum. Onun da aklımda kalan ufak ama önemli bir detayı var. Okumuşsunuzdur kitabı büyük ihtimal, bilemedim şimdi popülaritesini.

Orhan Pamuk'un Kırmızı Saçlı Kadın'ına geçtim en en son. İki gün evvel mi bitirdim? Olabilir, hatırlamıyorum. İstanbul'da bir hızla başladım okumaya, zaten çıktıktan iki gün sonra mı aldım, onu da bilmiyorum, neyse. Uçağı beklerken de okudum yanımdaki adam sürekli kitaba bakarken. Dönüm noktasında kitaba mı triplendim, bıraktım okumayı. Kitaba triplendi. Geçenlerde tekrar başlayıp, bir iki saat içinde bitirdim. Halen daha hızlı okuyabildiğim için sevindim. Bilemiyorum (ne kadar çok bilmiyorum/bilemiyorum diyorum), kitap hakkında kafamdaki yorumlar fazlasıyla karışık. Okuyun, konuşalım?

Bir yandan matematik ile ilgili bir kitap okuyorum. Böyle yan kitap gibi düşünün. Rahatlatıcı bir şey.

Eheh, okumalı (çok az izlemeli) olanlar bunlardı.

imakethemovies:

The Assassination of Jesse JamesDOP – Roger Deakins Format - Arricam LT 100T, 200T and 500T Lenses - Cooke S4, Arri Macro, Kinoptik Tégéa and Kardan Shift & Tilt Lenses 

 Aspect Ratio - 2.35 : 1 Delivery - Digital Intermediate 4K, 35mm Anamorphic PrintsNotable Strengths – Colour, Low Light, Composition and Framing, Frames Within Frames, Tilt-Shift Lens Sequences, Strong Use of Thirds, Leading Lines, Wide Angles, Establishing Time Period

Şimdi izlediklerimi düşüneyim.

Before We Go, Inglourious Basterds, The Hateful Eight, ARGO, The Road (Yol işte yukarıda anlattım ama yine de olsun listede), The Assassination of Jesse James By The Coward Robert Ford, Un beau dimanche, Avengers: Age of Ultron (kardeşim hastası bunların), Lucy, Jauja, Everest, The Martian, Midnight in Paris. Dizi olarak ise The Wire (henüz ilk bölümü izleyebildim), Halt and Catch Fire (aşkım Lee Pace).

Anlatayım derken yoruldum. Önüme ne çıktıysa izledim, sonuna kadar da sindirdim emin olunuz. Kafamdaki listede yabancı yapımlar, klasikler, kitaplardan/ gerçek olaylardan uyarlananlar, en sevdiklerim, en sevmediklerim derken çok şey birikti. Şansıma boş insanım bu gap year sağolsun da tek derdim kullandığım cihazların şarj durumu oluyor.

Ah ayrıca, önceden izlediğim birkaç yapımı da tekrar izledim bu sıralar. İnsan hayran olduğu bir şeyi uzun zaman sonra izleyince çarpılmış gibi olmuyor mu?:)

Başka zaman şu izlediklerimi konuşalım.

“What if but all you get is wine, beautiful wine?”

"What if but all you get is wine, beautiful wine?"

Dinlediklerime geçiyorum.

Feu! Chatterton'a vuruldum sanırsam dostlar. A l'aube ve La Malinche benden sizlere gelsin. İlk üç ay değişime başlamış olacağım ki film müzikleri hariç Nick Cave azıcık dinledim. Nordik sanatçılara aşık oldum, bunların nüfusu ne kadar da bu kadar müzisyen çıkıyor diye İzlanda'ya bir defa daha aşık oldum -artık çok az dil yapısı/ alfabe derken ayırt edebiliyorum kuzeylileri oley-. Düşündüm de, bakın en son dinlediklerimi ben playlistleştirip size paylaşayım. O da gitsin bir kenara :)

Yine çok yazmışım, ertelemişim bazılarını. Karışık, karmaşık olmuş ama bu da benim sevdiğimmiş. Geri döneceğim nasıl olsa. Yazının süsleme kısmına geçiyorum, sonra pencereleri açacağım, odayı toparlayacağım veee oh misler gibi bahçeye çıkacağım. Görüşürüz!

Colleen- Geometría del Universo (tam pazar şarkısı)


5 Mart 2016 Cumartesi

Özet Geç Zehra

Yarın, ah artık bugün olmuş, erkencikten uyanıp uzak yerlere bir araba yolculuğunda bulunacağımı düşünerekten erken uyuma planları yapıyorum. Yazarsam eğer, uyku daha kolay bir yolculuk olur ve belki, sadece belki, uyandığımda siz gidin ben yatıp uyuyacağım diye mızmızlanmam.

İlkbahar geldi ben yazmıyorken. Çiçeklerin açmasına, ortalığın kimi zaman (en azından bahçemizde) gereğinden fazla yeşile bürünmesine büyüleyici yorumunda bulundum yazmazken. Badem ağaçlarından çiçekler uçmuş, saçlarımın arasına girmişler ben yazmıyorken. Kendimi o garajımızın tamamlanamayan inşaatına bir süreliğine gündüzleri kurulmayı planlarken bulmuşum yazmıyorken.

Sevindim sanırım. Mevsimin değişmesine an ve an tanık oldum. Zamanın içinde az çok kayboldum. Günleri yirmi dört saat yaşamadım, daha uzundular, ölesiye uzundular. Her şeyi yapabilecekken hiçbir şeyi yapmadım. Sindirdim. Üzülmeden geçemediğim de oldu. Günlerin öylesine kırmızılar, pembeler, morlar, turuncular ile batmasına alışmıştım ki, istediğimi uzunca süre bulamayacağımı, bulabileceğim zamanlar ise burada olamayacağımı anladım. 

Burada olamayacağım için üzüldüm. Her şeyi kaçıracaktım. Her şeyi. Her mevsimi. Kısalacaktı günler. Üzülmeyi bıraktım, bu konuda hissetmeyi raflara kaldırdım. Bazı anların fotoğraflanamayacağını da fark ettim. İlginçti. Güzel oldukları için ilginçti. Sıradan değildiler. Basitçe evren bana hey, bu sadece senin gözlerin için diyordu.

Sözde özet geçecektim. Dur, daha düşünüyorum. Anlatabileceğim çok şey çıkmıştı. İstanbul'a gidip geldim. Şubat tatili işte. Geçen sene gidememiştik, mart ayına sarkmıştı. Kalabalığından geçilmiyordu ve ben kalabalığa gelemiyordum. Sadece kitap incelerken az biraz huzur buldum sanıyorum. İstediğim kitapları tabi bulamadım, şanssızım o konuda. 

Evimi özlediğim gerçeğini her gün kendime defalarca tekrarladım. İlk günlerden birinde sinir krizi (göreceli kavram) geçirdim ve bana travma yaşattın sen! diye ellerim titreye titreye bağırıp, çağırıp ağlarken buldum kendimi. Ah şimdi hoş olmadı bunu anlatmak. Ustalaştığım sakinleşme tekniğimi kendime hatırlattım, uyuyacaktın Zehra! Soğuk balkonun dibinde yere cenin pozisyonunda kıvrılıp uyudum. Sonra kalktım gerçek bir yatağa gidip tekniğimi uygulamaya çalıştım ve evet, sakinleştim. Dört saat ağlamalı, uyumalı bir şeyler yaşamış oldum. Ertesi gün çok özlediğim evime geri gidecektim. Gitmedim. Kaldım. Birkaç gün iştahım olmadı, ailem sağlıklıca zayıfladığımı zannedip güzel ve bir o kadar gereksiz gülümsemelerinden, laflarından dizdiler bana. Sağlıklı değildi. Gerçi, aklınızda bulunsun, görünüşünüzle ilgili söylenen hiçbir şey güzel değildir. Işıldadığınızı söylesinler size. Gözlerinizin içinin güldüğünü, mutlu olduğunuzu.

İşte o günden sonra evime, aşkıma, dönünceye dek sadece filmlere ağladım. Eheh, güzelli şeylere geri dönüldü! Henüz ilk gittiğim günden kafama taktığım yeşil kazak benim oldu, evleneceği için aşırı mutlu olan bir mağaza görevlisine denk geldim ve kaosun içinde mutlu olabilen insanlar var deyip ben de mutlu oldum. Bakın bu gerçekten güzeldi. Yaşadığı, yaşayacağı şeyler için sahip olduğu bu mutluluğu herkese yansıtan insan ne güzeldir!

Eve geldim.

Aaaa bak şimdi hatırladım, özet geç Zehra! diyerek ben size izlediğim, okuduğum, dinlediğim her şeyden bahsedecektim. Kendimle ilgili anlatacaklarım sadece bir paragraf sürecekti. Oh, olsun yahu. Anlatmadıklarıma sayalım?

Sayalım be!

Eve geldim işte. Çokça uyudum geldikten sonraki günler. Kitabımı bitirmeye ne kadar hevesliysem de, bitiremedim ve kendime verdiğim iki haftada üç kitap sözümü tutamadım. Kendime tutabildiğim tek sözüm iki günde iki kitap oldu, davullar lütfen, ki iki kitabı da bir baktım, yirmi dört saatte yutmuşum. Oops söylemeyi unuttum, bunlar İstanbul'a gitmeden evveldi tabi. Karışık yazıyorum kusura bakma okuyan kişi.

Bahçede oyunlar oynamaya, bir şeyler yapmaya başladık kardeşimle. Yeniden masum ötesi şeyler yaşamaya başladım. Babam bir yemek saatinde tarla sürmekten gelmişti, işini akşam olsa da bitirdiğini, aslında ben sürsem traktörü çok güzel olacağını söyledi. Daha araba sürmeye başlamamışken traktöre nasıl geçeceğimi söylediğimde ise cevabı kendisinin traktörden sonra araba sürmeye geçtiği oldu. Belki öğrenirim diye seviniyorum aslında. Yeşil, dedemden kalma bu eski püskü güzelliği ben de elimden geçirmek, hissetmek istedim.

Kişisel projeler oluşturdum. Başladıktan sonra yazacağım, umarım güzelce gelişecek her şey.

Çok yazdığımı düşünerek burada bırakıyorum şimdi. Özet geçemedim blog, özür dilerim. İzlediğim, dinlediğim, okuduğum eserleri yazacağım bak, hazır olun. Size kolaylık olsun okurken diye de aralara bir şeyler bakayım bari. 01.47 oldu, ben 0.57de başlamıştım. Hadi görüşürüz. Özledim sizleri.

01.53, henüz resim eklemeye başlamadım ve o kadar uzun süredir detaylı anlatıma girmemiş olacağım ki, atladığım bir sürü anı, ufak detay, büyülendiğim olay olduğunu fark ettim. Önümüzdeki günlerde buralardayım. Belki hep buradayım. Kısmet.

02.03 resimleri kafamda pek eşleştiremeyip buna kızdığım için yazıyı öyle resimsiz bırakacağım.  Acaba sonra düzenleyip ekler miyim, bilemedim şimdi. Siz sevdiğiniz görsellerden 10-15 tanesini gözünüzün önüne getirin?


ve, 02.09.


11 Şubat 2016 Perşembe

Nasıl?

Nasıl yazdığımı, ne kadar sürede yazdığımı ve ne şekilde derlediğimi zerre hatırlamıyorum. Dengesiz ruh hallerimin içine her gün daha da fazla gömülüyor, çok ufak şeylere mutlu oluşlarımı, saf hislerimi hayatım bitti ağlayışları ile çarpıştırıyorum.

Sanırım ben o çarpışmanın içerisinde varlığımı sürdürüyorum. O çarpışmanın içerisinde sesimi buluyor ve daha çok bağırıyorum. Film izliyorum, kitap okuyorum, yeni müzisyenler dinliyorum ve her şeyiyle büyüleniyorum. Bunu yazmak istiyorum ama gelince cümlelerim toparlanmıyor (sanki ben ana noktaları yazacağım da yazı kendiliğinden çıkacakmışcasına) ve sinirleniyorum. Çekip gidiyorum.

Arada gelip hayatımdan, attığım pozitif adımlardan ve verdiğim psikolojik savaşlardan bahsetmek de istiyorum. Yarısına varamadan ağlıyorum, birileriyle sohbet ediyorum derken kaldığım yeri unutunca onlar da taslak olarak kalıyor. Sinirlenmiyorum. Çünkü hayatımın kapılarını açmaya hiç niyetli olmamıştım esasında. Sadece rahatlama amaçlı mıydı diye düşünüyorum.

Beni mi arıyordun? Bulamamış mıydın? O şarkının içindeydim. O filmin son sahnesinde, o kitabın ortalarındaydım. Kurşun kalemle altını çizdiğim cümleden etkilenmiştim belki. Bir şans, ucunu kıvırdığım sayfalara bakıp hangi cümle için sayfanın kıvrıldığını anlamaya çalışırken bulabilirsin. Varlığımı gerçekliğinde hissedemiyor musun? Orada olmadığımdandır.

8 Şubat 2016 Pazartesi

Neymiş, gerçekten sabaha katlanılabilir oluyor ve siliniyormuş yazılar. Kafa karışıklığı yarattığım olduysa özür dilerim.

30 Aralık 2015 Çarşamba

Sonsuzluk

Doğum günüme elli dört dakika kalmış. Yılımı özetlemek için elli dört dakika veriyorum kendime. Bu sene en çok varoluş, ruh, yükseliş, umut, sonsuzluk ve çiçek kelimelerini sevdim. Sevdiğim insanlar hepiniz birer çiçeksiniz.

Kötü bir seneydi diye yazıyorum, taslağa kaydediyorum hep. Cidden kötüydü sanırım. Ağlamak, korkudan gelen karp çarpıntıları ve şuan ölümü kabulleniyorum, hemen ölebilirim diye düşünmek gibi olaylar ile geçti. Hiçbiri gelecekle ilgili değildi. Anın içerikleriydiler. Bazen güneş doğdu, yeniliği kabullendim.

Güneşin ısısını çekti kemiklerim ve bulutları izledim. Gün batımlarını izledim. Çok değildi erken uyandığım, ya da bakmaya vaktimin olduğu ama gün doğumlarını da izledim. Yolculuklara atıldım ve yolculuklar bitti. Aradığım aşk bu mu yoksa dedim ama hiçbir zaman değildi, aşk değildi.

Az biraz kısa bir dönem sevgilim olan insandan ötürü Fransızca öğrendim. Sonra asıl sevgilim olan Blixa Bargeld'i Einstürzende Neubauten ile kulaklığımdan, Almanca'ya heves ettim. En sevdiğim Almanca kelime blume oldu, çiçek demek olduğunu sonralardan fark ettim.

Bolca Nick Cave dinledim. Bad Seeds ile, The Birthday Party ile, Grinderman ile dinledim, dinledim ve dinledim. Yazdıkları beni hep hayrete, hayranlıklar içerisine düşürdü. Pek kitap okuyamadım bu sene, ne okuuğum bile hafızamda değil, en sevdiğim yazar Cormac McCarthy imiş onu anladım.

Sığınmayı akıl ettim. Tüm hüznün içerisinde sığınacak insanlar, filmler, diziler buldum. Üzüldüğüm, üzüntümden ağladığım sıralarda hep gitmeyi düşledim. Şuraya gelip arada ben gidiyorum yazmayı düşünürken gülümsediğim şeyler çok oldu.

En sevdiğim kelimelerden biri ruh olmuştu ya hani, biz onunla anlaşmaya karar verdik. Bedenim ve ruhum. Gülecektik, ağlayacaktık. İyi ya da kötü düşüncelerimiz içimizde ölmeyecektik. Belki açık ve net, belki üstü kapalı şekilde güzelliği taktir ettim.

İçime Howard Shore'un Yüzüklerin Efendisi soundtracklarını çekerken, ruhum Florence Welch diye nefesini bıraktı.

2016'dan, on sekizinci yaşımdan hiçbir beklentim yok. Hem de hiç. İmkanlarım ve isteklerim çerçevesinde yaşamak, harekete geçmek... Zaten beş, on dakika maksimum, düşündüğümde hayatım müthiş geliyor. Minnet duyguları içerisindeyim. Ailem, arkadaşlarım, kurgu, hayal dünyası derken şükretmek için bir an istiyorum.

meowntain:

Lake Tekapo (by deco_o)

Doğum günüme otuz yedi dakika var.

10 Aralık 2015 Perşembe

Süs Bitkisi Zehra

Eskiden hiç bizim bahçeye, araziye falan inmezdim. Korkutucu bir yer olarak gözükürdü gözüme, babam da hep bir şeyler ekerdi, dikkat etmeyip bir şeylere zarar veririm diye ekstra kendime sebep çıkartırdım. İki sene evvel mi ne, fotoğraf çekmeye merak saldım. Öyle profesyonel bir şey değil canım, telefon yahu. Sonuç olarak pek çok akşamüstünü aşağıya inerek geçirmeye başladım. Aynı yerden gün batımı fotoğraflarım.

Bizim ev denize yürüme mesafesiyle beş dakika bile değil lakin hiç oradan fotoğraf atmamışım, onu fark ettim. Geçen gün gün batımı denizin üstünden çok tatlı görünüyordu, babam bahçedeydi yürüyebilir miyim diye sordum. Yürümesen daha iyi, dedi çünkü köpeklerden biraz tırstığımı bilir, aslında genel anlamda oksijen içine çeken her şeyden tırstığımı bilir. Tamam, ama başka zaman beni götüreceksin dedim. Anlaştık işte öyle.

Annemle beraber babamı tamirciye götürecektik, yolda ona anlaşmamızı hatırlattım dün, gün batımından sonraydı. Adam dayanamadı ve söylemeye başladı: Babam sen süs bitkisi oldun! Hep evdesin, hep evdesin, d vitamini almıyorsun, bahçeye gündüz inmiyorsun, sen nesin, süs bitkisi mi? Öyle böyle derkeeen bugün sonunda gündüz indim. Benim gündüzüm saat iki buçuk üç bu arada, ne yapayım uyanamıyorum bir türlü (insomnia sonrası sabahlar işkence). Tur attım sonra oturdum toprağa, yüzümü güneşe döndüm. Yanıma telefonumu almadım, bir kitap ya da hiçbir şey. Oturdum öylece, dizlerimi karnıma çektim, ne kadar süre bilmiyorum, çok olmasa gerek ama dinledim. Nar ağaçları, zeytin ağacı, çiçekler, biberler, güneş derken insan sessizlik beklentisinde oluyor belki. Ama öyle değil. Uzaktan arabanın sesini yine duyuyorsun, inşaatların sesini, insan telaşını duyuyorsun.

Umutsuzluk yok, yine kuş sesi var. Köpeklerin sesi var, kimisi duymasa dahi çiçeklerin sesi var.



(Botnsvatn, İzlanda. Fotoğraflar: Kristina Petrosiute)

1 Aralık 2015 Salı

Into My Arms

If we had a song, what would it be? diye düşünüyorum dün gece, aniden öylesine. Sonra kararımı verdim, Nick Cave & The Bad Seeds- Into My Arms. Çünkü bence dünyanın en romantik şarkısı. Nick'in, Blixa'nın, Rowland'ın ve Mick'in bir sürü şarkısını dinledim. Hepsini anlandırmaya çalıştım ve bir süre sonra bıraktım. Anlamlandırmaya çalışmak, öldürmekti. Rowland'ın Dead Radio'su, Mick'in I Don't Want You On My Mind'ı, Einstürzende'nin Blume'u (dört dilde var, ama siz çok çok İngilizce ve Fransızca versiyonlarını dinleyin, Almanca'sı ve Japonca'sı ruhuna ters olmuş şarkının biraz), onlarda güzel.

So, sorayım sizlere. Bir şarkı ile aşkı tanımlayacak olsanız, acı sonu olan (bkz: Where The Wild Roses Grow, Henry Lee) veya çok mutlu olan (dinlemedim bilmiyorum ehe), size sevdiceğinizi hatırlatan, muhtemelen onunla paylaştığınız, bu ne olurdu?

Herkes cevaplasın istiyorum. Bir şarkı. Buraya yazın, mesaj yollayın, mail atın ama bana şarkınızın ne olduğunu bildirin. Hatta ne yapalım biliyor musunuz? Playlist.

Hemen yapıştırılan EDIT: Arkadaşlar bir tane seçmek zor olacaksa en azından listenizin yükseklerinde olanları kararlaştırın onları yollayın, onları da dinleriz. :)
Edit 2: Olamayan aşk hayatımın şarkısı ise Bad Seeds- Carry Me