Her şeyden bir adet. Çiçekli çay bardağından bir adet, kirazlı salata tabağından bir adet, bir adet emaye tencere... bir adet bir şey. Özgün ve övülmeye değer.
İkinci el dükkanları, kırıkları tamir etmek, geri dönüştürmek, dikmek ve sökmek böyledir belki. Takas etmek, bahçenden uzattığın kabak çiçeklerine karşılık bir saksı balkon çiçeği almak.. Dev bir playlist yapınca en gereksiz isimleri bir araya toplamak gibi şeyler.
24 Haziran 2018 Pazar
16 Haziran 2018 Cumartesi
dinledim, izledim, okudum #2
Dinledim
Ben Howard- Noonday Dream albümü
Sertaç Özgümüş'ün Şahsiyet dizisi için yaptığı müzikler
Mashrou' Leila- Ibn El Leil albümü
Yüzyüzeyken Konuşuruz- Akustik Travma albümü, Dinle Beni Bi' parçası
bir de geç saatlerde hunharca tekno müzik dinlemeye başladım ama bişşi diyemiiiycem :( guilty pleasure..
İzledim
mother!

Kaotik filmleriyle bildiğim Aronofsky'nin, benim için, en güzel ikinci filmi (birincisi Pi). Oldukça muazzam bir şekilde işlenmiş Hristiyanlık mitolojisi, doğa ve ev, ilham ve tıkanma. Ayrıca Jennifer Lawrence şahaane. Neden hem Javier Bardem, hem de Jennifer Lawrence Razzie's adayı oldular bilmiyorum.
The Fountain
Aronofsky'nin en manasız, en haz etmediğim, en olmamış filmi. Sanki yarım kalmış ve gereksiz ajitasyonlu. Boğucu, ağlamaklı cart curt. Rachel Weisz İspanya kraliçesi olarak çok güzel olmuş sadece, hepsi bu. Tek güzel yanı bu. Aaaa resmen nefret etmişim filmden.
The Big Sick

Arkadaş tavsiyesi ile izlendi. Kumail Nanjiani ile tanıştırmış oldu. Tatlı! İçtenlikle anlatılmış, güldürmeli, ağlatmalı bir film. Rahat akıyor. Ayrıca Kumail ve eşinin ilişkilerinin gerçek hikayesi. Beraber yazmışlar, Kumail kendisini oynarken eşini Zoe Kazan canlandırmış.
The Shining

Utanarak söylüyorum bugüne kadar izlediğim tek bir Kubrick filmi oldu. O da Eyes Wide Shut ve izlerken hiçbir şey anlamadım. Bakışlar, ürkütücü arkaplan sesleri, renkler, Shelley Duval. Çok sevdim!
Ahlat Ağacı
Altı kişi girdiğimiz sinema salonunda 188dk sonunda sadece sevgilim ve ben kaldık. Sadece sonu için bile o 188dk tekrar tekrar geçirilebilir nitelikte. Diyaloglar uzun, diyaloglar güzel. Bunu da utanarak söyleyeceğim, izlediğim ilk Nuri Bilge Ceylan filmi.
A Quiet Place

Kulaklar için sinema. İzlerken hislere odaklandım. Dokunma hissine özellikle. Yemeğin sessizlik için ritüelleşmesi, parmaklarda hissedilmesi. Dökülen toprağa tüm nezaketi ile dokunan ayaklar.. Acı, mutluluk ve sessizlik. Farklı bir sci-fi, post-apocalyptic türe benziyor.
Les quatre cents coups

Jean- Pierre Léaud! Küçük haylaz. Zevkle izledim, devamı varmış onları da en kısa zamanda görmeyi umuyorum. Bu da ilk Truffaut.
L'avenir
Isabelle Huppert asla hayal kırıklığına uğratmaz.
Gegen die Wand
Türkiye gerçekleri, bilmemkaç.

Louder Than Bombs
Isabelle Huppert asla hayal kırıklığına uğratmaz 2.
Busanhaeng
Güney Kore'nin World War Z'i gibi bir film, ama daha güzeli.
Call Me By Your Name

Luca Guadagnino estetik anlayışını gözümüze gözümüze sokuyor. Timothée Chalamet hissederek ve bizlere de hissettirerek can veriyor André Aciman'ın Elio'suna. Sufjan Stevens ise o naif şarkılarıyla eşlik ediyor. Visions of Gideon dinleyip de duygulanmayan bizden değildir... İlk izlerken o kadar etkilenmemiştim, zamanla sindirdim.
Get Out

Bu sene Oscar ödüllerinde favorim kendisiydi. Diyecek hiçbir şeyim yok, EF SA NE.
Breathe In


Drake Doremus'un Like Crazy filmi beni yakıp yıkıp, kaldırıp bir daha yakıp yıktığından ve ben de kendisine işkence çektirmeyi seven bir değişik olduğumdan mütevellit izlediğim film. Dustin O'Halloran müthiş bir composer. Summer Waltz replay'de bırakılıp dinlenilesi. Dingin bir film, çok beklentiniz olmamalı izlerken. Vakit geçirmek için ideal.
Okudum
Paul Lafargue - Tembellik Hakkı
Gaia Dergi'nin internet sayfasında dolanırken denk geldiğim bir yazıda keşfettim. Aklımın bir köşesine öyle güzel bir şekilde kazımışım ki baya ay sonra sevgilimin odasında görünce hemen sahiplendim.
Lawrence Durrell - Bitter Lemons of Cyprus
Bilenler bilir, iki senede bitirdim. Kütüphaneden defalarca ödünç alarak, farklı basımlarına dokunarak, farklı şehirlerde okuyarak bitirdim. Adaya olan aşkımı daha delice bir hale getiren kitap oldu. 50lerin başında burada olmayı çok düşledim, biraz daha belki de gerçekten kendimi 50lerde bulacaktım.
Şuan okuyorum
Zubritski, Mitropolski, Kerov - Kapitalist Toplum
Yine sevgilimden aldığım bir kitap. İyi gidiyor, akıcı ve oldukça düzenli bir anlatımı var.
Ben Howard- Noonday Dream albümü
Sertaç Özgümüş'ün Şahsiyet dizisi için yaptığı müzikler
Mashrou' Leila- Ibn El Leil albümü
Yüzyüzeyken Konuşuruz- Akustik Travma albümü, Dinle Beni Bi' parçası
bir de geç saatlerde hunharca tekno müzik dinlemeye başladım ama bişşi diyemiiiycem :( guilty pleasure..
İzledim
mother!

Kaotik filmleriyle bildiğim Aronofsky'nin, benim için, en güzel ikinci filmi (birincisi Pi). Oldukça muazzam bir şekilde işlenmiş Hristiyanlık mitolojisi, doğa ve ev, ilham ve tıkanma. Ayrıca Jennifer Lawrence şahaane. Neden hem Javier Bardem, hem de Jennifer Lawrence Razzie's adayı oldular bilmiyorum.
The Fountain
Aronofsky'nin en manasız, en haz etmediğim, en olmamış filmi. Sanki yarım kalmış ve gereksiz ajitasyonlu. Boğucu, ağlamaklı cart curt. Rachel Weisz İspanya kraliçesi olarak çok güzel olmuş sadece, hepsi bu. Tek güzel yanı bu. Aaaa resmen nefret etmişim filmden.
The Big Sick

Arkadaş tavsiyesi ile izlendi. Kumail Nanjiani ile tanıştırmış oldu. Tatlı! İçtenlikle anlatılmış, güldürmeli, ağlatmalı bir film. Rahat akıyor. Ayrıca Kumail ve eşinin ilişkilerinin gerçek hikayesi. Beraber yazmışlar, Kumail kendisini oynarken eşini Zoe Kazan canlandırmış.
The Shining

Utanarak söylüyorum bugüne kadar izlediğim tek bir Kubrick filmi oldu. O da Eyes Wide Shut ve izlerken hiçbir şey anlamadım. Bakışlar, ürkütücü arkaplan sesleri, renkler, Shelley Duval. Çok sevdim!
Ahlat Ağacı
Altı kişi girdiğimiz sinema salonunda 188dk sonunda sadece sevgilim ve ben kaldık. Sadece sonu için bile o 188dk tekrar tekrar geçirilebilir nitelikte. Diyaloglar uzun, diyaloglar güzel. Bunu da utanarak söyleyeceğim, izlediğim ilk Nuri Bilge Ceylan filmi.
A Quiet Place

Kulaklar için sinema. İzlerken hislere odaklandım. Dokunma hissine özellikle. Yemeğin sessizlik için ritüelleşmesi, parmaklarda hissedilmesi. Dökülen toprağa tüm nezaketi ile dokunan ayaklar.. Acı, mutluluk ve sessizlik. Farklı bir sci-fi, post-apocalyptic türe benziyor.
Les quatre cents coups

Jean- Pierre Léaud! Küçük haylaz. Zevkle izledim, devamı varmış onları da en kısa zamanda görmeyi umuyorum. Bu da ilk Truffaut.
L'avenir
Isabelle Huppert asla hayal kırıklığına uğratmaz.
Gegen die Wand
Türkiye gerçekleri, bilmemkaç.

Louder Than Bombs
Isabelle Huppert asla hayal kırıklığına uğratmaz 2.
Busanhaeng
Güney Kore'nin World War Z'i gibi bir film, ama daha güzeli.
Call Me By Your Name

Luca Guadagnino estetik anlayışını gözümüze gözümüze sokuyor. Timothée Chalamet hissederek ve bizlere de hissettirerek can veriyor André Aciman'ın Elio'suna. Sufjan Stevens ise o naif şarkılarıyla eşlik ediyor. Visions of Gideon dinleyip de duygulanmayan bizden değildir... İlk izlerken o kadar etkilenmemiştim, zamanla sindirdim.
Get Out

Bu sene Oscar ödüllerinde favorim kendisiydi. Diyecek hiçbir şeyim yok, EF SA NE.
Breathe In


Drake Doremus'un Like Crazy filmi beni yakıp yıkıp, kaldırıp bir daha yakıp yıktığından ve ben de kendisine işkence çektirmeyi seven bir değişik olduğumdan mütevellit izlediğim film. Dustin O'Halloran müthiş bir composer. Summer Waltz replay'de bırakılıp dinlenilesi. Dingin bir film, çok beklentiniz olmamalı izlerken. Vakit geçirmek için ideal.
Okudum
Paul Lafargue - Tembellik Hakkı
Gaia Dergi'nin internet sayfasında dolanırken denk geldiğim bir yazıda keşfettim. Aklımın bir köşesine öyle güzel bir şekilde kazımışım ki baya ay sonra sevgilimin odasında görünce hemen sahiplendim.
Lawrence Durrell - Bitter Lemons of Cyprus
Bilenler bilir, iki senede bitirdim. Kütüphaneden defalarca ödünç alarak, farklı basımlarına dokunarak, farklı şehirlerde okuyarak bitirdim. Adaya olan aşkımı daha delice bir hale getiren kitap oldu. 50lerin başında burada olmayı çok düşledim, biraz daha belki de gerçekten kendimi 50lerde bulacaktım.
Şuan okuyorum
Zubritski, Mitropolski, Kerov - Kapitalist Toplum
Yine sevgilimden aldığım bir kitap. İyi gidiyor, akıcı ve oldukça düzenli bir anlatımı var.
12 Haziran 2018 Salı
Zırdeli Veganlar
Eskiden veganları bırak vejetaryenler benim için zırdeli
insanlardı. Nasıl olurdu da bir insan Cumartesi akşamı kuyrukyağı bol şiş kebap
yemezdi, nasıl kfc tarzı tavuk yemezdi? Çok şey kaçırıyordu bu insanlar. Duygusaldılar,
gereksiz duygu sömürüsü yapıyorlardı ve her şeyden önemlisi düşüncelerini
bizlere dayatıyorlardı. Sonra bir ton belgesel izleyip, araştırmalar, beslenme
kitabı vesaire okuyunca ben de bu zırdelilerden oldum. Zırdeli olunca da yine
bazı veganlar zırdeliydi benim için. Mesela yanlarında hayvansal ürün
tükettirmeyen, plastik paketlerdeki hayvan parçalarını görünce gözyaşlarına
boğulan, pişirilen hayvan kokusundan midesi bulanan veganlar hep çılgındılar. Sonuçta
bu kendimizin aldığı bir karar değil miydi? Hayvanları sofralarımızdan,
giyimimizden çıkartmayı biz kendimiz kararlaştırmamış mıydık? Bu veganlar
karşılarındakini de veganlıktan soğutmuyorlar mıydı? Aylar geçince anladım, ben
de delilerdenmişim. Bir yaz akşamı ben yine sebzelerimi sömürüsüz hayatımın
getirisi olan mutlulukla yemeğe hazırlanırken sofraya büyük bir tepsi
fırınlanmış çipura balıklarından getirildi. Babamın veya annemin beni
azarladığı zamanlar haricinde belki de ilk defa yemeği kimseyle göz kontağı
kurmadan, masada ne var ne yok bakmadan yedim. Tabağımın kenarındaki desenleri
incelemekten yorulmuştum. Belki de biraz üzülmüş, hayal kırıklığına uğramıştım.
Bizimkiler de anlamışlardı, babam “Neden yemediğini biliyorum! Balıklar, değil
mi?” diye sorunca bir şey demek istemedim. Deliliğe mana getiremedim bir süre. Bencilce
miydi bu? Insanları yedikleri “yemeklerden” de mi alıkoyuyordum artık?
Değişmişim. Hayvanları yiyecek, giyecek, sömürülecek objeler
olarak görmekten çıkarmıştım. Belki de bunu ilk defa o gün anladım. Aylarca veganım
diye geçindikten sonra ilk defa o akşam vegan
oldum ben. Veganlık bitkisel sütler değildi, tofu, blender kullanmayı
öğrettiren smoothieler hiç değildi. Veganlık hayvanların yaşam haklarına saygı
göstermekti. Soframdaki balığın en az, eğer benden fazla değilse tabii,
yaşamaya hakkı olduğuydu. Şimdi arası ince halkalar şeklinde dilimlenmiş
soğanla, sarmısaklarla, pulbiber, kekik ve biberiye ile “süslenmiş” bu canlı
bir zamanlar denizde özgürce dolaşan bir canlıydı. Onu ortamından koparan balıkçı kadar, marketten satın alan ve
önümüze yerleştiren ailem de suçluydu. Bu düşünceyi destekliyorlardı.
Niye bu kadar sinirlendim ki peki? Onu da yatağımda
uzanırken anladım. Veganlıktan bihaber kişilere kızmıyordum, bunu nasıl
yapabilirdim zaten, aylar evvelinde belki de ben de şu yukarıdaki düşüncelere
sahip değildim. Benimle o Çatalköy’deki evimizde 20 senedir beraber yaşayan,
son ayları ise her gün veganlık nedir ve ne değildir diye konuşan, yapıcı bir
şekilde tartışan aileme kızgındım. Bile bile türlü türlü sebzeler, meyveler ile
donatılmış masamıza ölü hayvanlar getirmelerine kızgındım.
Aradan kısa zaman geçti ve ben üniversiteye başladım. Başlarken
aklımdaki ilk düşünceler eğitimime yönelik değil, veganlığıma yönelikti. Nasıl beslenecektim?
Veganlığıma saygı duyulacak mıydı? Hiçbir kimsenin vegan olmasına yardımcı
olabilecek miydim? Benim gibi düşüncelere sahip arkadaşlar edinebilecek miydim?
Çok dalga geçildi. Hiç anlaşılmadı. Herkes en az bir defa “bir
kerecik yesen bir şey olmaz” diyerek hayvansal içerikli bir şeyler uzattı.
Tek başıma yemek yedim çünkü yediklerim “yemekten” sayılmadı.
Proteini nasıl alıyordum, yediklerim yetmiş miydi şimdi, (önlerindeki hayvansal
içerikli yemekleri göstererek) bu yenmezmiş miydi şimdi?
Aylarca muhabbet ettiğim, bir evi paylaştığım, belki
arkadaşlık belki romantik hislerimi paylaştığım insanlar gelip geçti, hepsine
en baştan hayvan haklarını anlattım. Ya kimse peynirden, sütten, yoğurttan,
biftekten, insert herhangi bir hayvan parçası/ hayvanın salgısı) vazgeçmek
istemedi ya da onlar da vej/ vegan olacaktı hazırlık sürecindeydiler. Canım Melisa’cığım
hariç kimsecikler vejetaryen olmadı, kimse hayvanların yaşam haklarına bir
öğünlük damak zevkine verdiği değeri vermedi. Hayvanlar özgürlüğü değil,
sofralarında fetişize edilmeyi hak ediyorlarmış sanırsam.
Ben yine kızdım. Hemen vegan/ vej olmadıkları için değil,
aylarca bu bilgileri edinip hayatlarına sokamadıkları için kızdım. Her ideolojiyi
sömürebilme yeteneklerine, hayvan hakları felsefesine mesafeli oluşlarına
kızdım. “Ah çok mantıklı, ben de artık vegan/ vej olacağım!” deyip de
olmayanlara kızdım.
Göreceli olarak fakir bir vegan olarak bunun lüks
sayılmasına kızdım. Insanlara bunu dikte ediyor olduğum ithamına kızdım.
Kimse kimseye “çocuk istismarı bir tercihtir, kimseyi senin
gibi olmaya zorlayamazsın isteyen istismar eder isteyen etmez” demiyor. Yine
kimse kimseye “faytonlar çok iyi ya, kimseyi fayton zevkinden edemezsin”
demiyor.
Türcüyüz.
Neden?
Artık zırdeli bir veganım. Iki yıldan fazla süredir
veganlığı anlattığım kişilerin yanımda hayvan ölüsü yerken zevkten inlemesini,
kimsenin yanımda hayvan yemesini istemiyorum. Sömürüye, cinayete, istismara
saygım yok. Sizlere de saygı borcum yok.
*he bir de şey, aklıma geldi. Bir zamanlar Muharrem İnce
eril dil kullanınca haklı bir şekilde eleştirilmişti ama bunu mantıksız
bulanlar vardı. Twitter’da biri yazmış ki “bunu eleştirmek gezi ihtiyaç
listesine vegan pide yazmak gibi bir şey”. Aynı anda birden fazla şeyi
savunabiliyorsunuz. Hayvan hakları diğer savaşlarımızdan daha önemsiz değil.
Saygılar ve sevgiler artık bu yazımı nerede yayınlayacaksam
ve bunu kimler okuyacaksa.
20 Mayıs 2018 Pazar
şekerin tadı
türk kahvesi.
saat 15:00.
bitirmem gereken 3 rapor, 1 ödev var. içimden yazı yazmak geliyor. biraz biraz yaz mevsiminin girne'de geçişini özledim. tarif edemedim sanırım. finaller bitecek, evi kapatacağız ve haziran sıcağının altında çatalköy'de bulacağım kendimi.
ev yemekleriyle kendime geleceğim.
çileğin kırmızı boyayacak parmaklarımı.
bir kitap alacağım elime ama bütün yaz bitiremeyeceğim. çok deneyeceğim oysa.
müzik olacak. foals- birch tree'ye dans edeceğim. belki de az biraz spanish sahara.
alagadi'de olacağım her gün. minik bir balık olmak istiyorum. yüzeyim, yüzeyim. kumlara çıktığımda buz gibi babutsalarla ferahlayayım. akşam eve dönünce soslu makarnalar, burgerler dönsün.
kahveyi şekersiz içemiyorum. regl oldum. canım soya sütlü kahve istiyor ama soya sütü yok. şekerle kaldık. şekerin tadı, kahvenin değil.
bir de aşık oldum.
saat 15:00.
bitirmem gereken 3 rapor, 1 ödev var. içimden yazı yazmak geliyor. biraz biraz yaz mevsiminin girne'de geçişini özledim. tarif edemedim sanırım. finaller bitecek, evi kapatacağız ve haziran sıcağının altında çatalköy'de bulacağım kendimi.
ev yemekleriyle kendime geleceğim.
çileğin kırmızı boyayacak parmaklarımı.
bir kitap alacağım elime ama bütün yaz bitiremeyeceğim. çok deneyeceğim oysa.
müzik olacak. foals- birch tree'ye dans edeceğim. belki de az biraz spanish sahara.
alagadi'de olacağım her gün. minik bir balık olmak istiyorum. yüzeyim, yüzeyim. kumlara çıktığımda buz gibi babutsalarla ferahlayayım. akşam eve dönünce soslu makarnalar, burgerler dönsün.
kahveyi şekersiz içemiyorum. regl oldum. canım soya sütlü kahve istiyor ama soya sütü yok. şekerle kaldık. şekerin tadı, kahvenin değil.
bir de aşık oldum.
14 Ocak 2018 Pazar
düzelmeler ve aşkla bakınılan şeyler
karnımda deli gibi bir sancı, neden bilmiyorum. yanımda belki rahatlatır diye ortalama büyüklükte bir kupa dolusu çay var, bir de yatışmayan sinirlerim.
2018'den tek dileğim yerlerde sürünmemekti ama başladığı gibi kendimi yerlere attım sanırım. doğum günüme (31 aralık) girdiğim saatlerde bir barın dışında, acaba geçen sene kalbimi kıran insan burada mı diye bakınıyordum. görmedim, bilmiyorum. belki o görmüştür. ama onu yazmayacaktım ben size.
iç huzurum kayıp, nedenini bilmiyorum. ben neyin sebebini biliyorum? neyse neyse. her şeye sinirleniyorum, gıcık kapıyorum. başarısız olduğum her an kendimden nefret ediyorum. yanımda et yenince deli oluyorum. kırık bir şey görünce kalbim kırılıyor. maddiyat üzüyor. a'yı iki puanla kaçırmış olmak zaten düşük gelecek ortalamımın haline daha da acımamı sağlıyor. sevgim asla kalıcı bir şey olmuyor, her an karşımdaki insanı kırabilirim diye korkudan içim çıkıyor. yetmezmiş gibi ne zaman geç saate kalsam, yatacağım dakikalarda aklıma ölüm geliyor. yirminci yaşıma gireli on dört gün oldu, bir gün vaktimin dolacağını düşünmeye başladım?
işte bunların hepsi beynimin içinde süratlice turlar atarken aklıma bir sosyal medya hesabı geldi. durdum kadının yazdığı, paylaştığı her şeyi okuyup inceledim. biraz umut vardı. o dayanıyordu, espri yapabiliyor, yazıp çizebiliyor, etrafındaki şeylere de çokça aşık olabiliyordu.
ben de etrafındaki şeylere aşkla bakan biri değil miydim? en azından can benim bir zamanlar böyle olduğumu düşünmüştü. en son nelere aşkla baktım? kesinlikle yanımda duran, 16'sında beni öldürebilecek güçteki statik sınavı için çözdüğüm sorularla kaplı kağıtlara değil.
la piscine izlerken eve, yiyeceklere. 1969'da aylaklıkların nasıl olabileceğinin kafamda oluşturduğu tabloya. sıcakta odama kapanıp uyumak, bir tepside tüm kahvaltı: kahve, reçel, ekmek ve yağ, yüzmek, yaz akşamları balkonda yemek yemek gibi şeyler işte. birazcık da okuma yapmak.

finding vivian maier izlerken vivian'ın çektiği fotoğraflara, istiflediği şeylere (özellikle gazeteli kısımlara).

sümbüllerimin büyümeye başlamasına. yavrucaklarım benim. hadi bu sene açın güzelce.
haşlanıp ezilmiş, tuzlanmış patatese. hoff bu acayip oldu ama ben yiyeceklere de aşkla baktığım için bahsini etmeden geçemezdim. çok çalışmışsam ve molayı da hak etmişsem bir bölümcük dizi, önümde de püremsi patates. ah!
tuzlanmış, kavrulmuş yerfıstığı. ekstra aşk içerir çünkü babam tarafından ekilip toplanmış, annem tarafından fırında kavrulmuştur. sevgiyle de paketlenip bana, mağusa'ya getirilmiştir.
antep fıstığına. hani diyorum ya sinirlerim yıprandı, huzurum sıfır. kendimi tüm harçlığımı antep fıstığına yatırarak mutlu etmeye çabaladım. aldığım her paket gözlerimden kalpler fışkırttı. belki de şu son ay içerisinde 100tl harcattı.
cam & nina videolarına. rad self love alt başlığı ile çektikleri vloglar, o videolara koydukları tatlı şarkılar. içimde sakinliğe ihtiyaç duydum. girne'ye gidip suluboya yapmak, gün batımının mutfağa yansıtacağı son ışıklarla kendime sıcak bir kupa dolusu çaylar, kahveler hazırlamak istedim.
bak, bazen bilmiyorum. blogger'ın şu yeni gönderi sayfasını açtığımda çok kötüydüm. hatta bu huzursuzluklarımı aktarmak için yerler arıyordum. yan sekmede duruyordu o sayfa, önce onu okudum diye şöyle bir sonuç çıktı. uzun zaman sonra bana büyük kararlılıkla yazı yazdırttı. olacak olan şeylermiş işte. umarım bundan sonra yazmaya ara vermem. kimsecikler yazmıyor (takip ettiklerim), garip çok garip. hepimiz mi bize yazmayı güçleştiren şeyler yaşıyoruz? mutlaka. ya çok mutluyuz ya çok hüzünlüyüz. çok mutluyken de yazmıyordum zira, onu fark ettim. demek ki kararında bir yerlerdeyim şuan.
o zaman düzelir herhalde.
düzelmeli.
2018'den tek dileğim yerlerde sürünmemekti ama başladığı gibi kendimi yerlere attım sanırım. doğum günüme (31 aralık) girdiğim saatlerde bir barın dışında, acaba geçen sene kalbimi kıran insan burada mı diye bakınıyordum. görmedim, bilmiyorum. belki o görmüştür. ama onu yazmayacaktım ben size.
iç huzurum kayıp, nedenini bilmiyorum. ben neyin sebebini biliyorum? neyse neyse. her şeye sinirleniyorum, gıcık kapıyorum. başarısız olduğum her an kendimden nefret ediyorum. yanımda et yenince deli oluyorum. kırık bir şey görünce kalbim kırılıyor. maddiyat üzüyor. a'yı iki puanla kaçırmış olmak zaten düşük gelecek ortalamımın haline daha da acımamı sağlıyor. sevgim asla kalıcı bir şey olmuyor, her an karşımdaki insanı kırabilirim diye korkudan içim çıkıyor. yetmezmiş gibi ne zaman geç saate kalsam, yatacağım dakikalarda aklıma ölüm geliyor. yirminci yaşıma gireli on dört gün oldu, bir gün vaktimin dolacağını düşünmeye başladım?
işte bunların hepsi beynimin içinde süratlice turlar atarken aklıma bir sosyal medya hesabı geldi. durdum kadının yazdığı, paylaştığı her şeyi okuyup inceledim. biraz umut vardı. o dayanıyordu, espri yapabiliyor, yazıp çizebiliyor, etrafındaki şeylere de çokça aşık olabiliyordu.
ben de etrafındaki şeylere aşkla bakan biri değil miydim? en azından can benim bir zamanlar böyle olduğumu düşünmüştü. en son nelere aşkla baktım? kesinlikle yanımda duran, 16'sında beni öldürebilecek güçteki statik sınavı için çözdüğüm sorularla kaplı kağıtlara değil.
la piscine izlerken eve, yiyeceklere. 1969'da aylaklıkların nasıl olabileceğinin kafamda oluşturduğu tabloya. sıcakta odama kapanıp uyumak, bir tepside tüm kahvaltı: kahve, reçel, ekmek ve yağ, yüzmek, yaz akşamları balkonda yemek yemek gibi şeyler işte. birazcık da okuma yapmak.

finding vivian maier izlerken vivian'ın çektiği fotoğraflara, istiflediği şeylere (özellikle gazeteli kısımlara).

sümbüllerimin büyümeye başlamasına. yavrucaklarım benim. hadi bu sene açın güzelce.
haşlanıp ezilmiş, tuzlanmış patatese. hoff bu acayip oldu ama ben yiyeceklere de aşkla baktığım için bahsini etmeden geçemezdim. çok çalışmışsam ve molayı da hak etmişsem bir bölümcük dizi, önümde de püremsi patates. ah!
tuzlanmış, kavrulmuş yerfıstığı. ekstra aşk içerir çünkü babam tarafından ekilip toplanmış, annem tarafından fırında kavrulmuştur. sevgiyle de paketlenip bana, mağusa'ya getirilmiştir.
antep fıstığına. hani diyorum ya sinirlerim yıprandı, huzurum sıfır. kendimi tüm harçlığımı antep fıstığına yatırarak mutlu etmeye çabaladım. aldığım her paket gözlerimden kalpler fışkırttı. belki de şu son ay içerisinde 100tl harcattı.
cam & nina videolarına. rad self love alt başlığı ile çektikleri vloglar, o videolara koydukları tatlı şarkılar. içimde sakinliğe ihtiyaç duydum. girne'ye gidip suluboya yapmak, gün batımının mutfağa yansıtacağı son ışıklarla kendime sıcak bir kupa dolusu çaylar, kahveler hazırlamak istedim.
bak, bazen bilmiyorum. blogger'ın şu yeni gönderi sayfasını açtığımda çok kötüydüm. hatta bu huzursuzluklarımı aktarmak için yerler arıyordum. yan sekmede duruyordu o sayfa, önce onu okudum diye şöyle bir sonuç çıktı. uzun zaman sonra bana büyük kararlılıkla yazı yazdırttı. olacak olan şeylermiş işte. umarım bundan sonra yazmaya ara vermem. kimsecikler yazmıyor (takip ettiklerim), garip çok garip. hepimiz mi bize yazmayı güçleştiren şeyler yaşıyoruz? mutlaka. ya çok mutluyuz ya çok hüzünlüyüz. çok mutluyken de yazmıyordum zira, onu fark ettim. demek ki kararında bir yerlerdeyim şuan.
o zaman düzelir herhalde.
düzelmeli.
10 Ağustos 2017 Perşembe
cezayir hayali
internette fas'ın renkli fotoğraflarına denk gelince erkek arkadaşıma "ben fas'a gitmek istiyorum" dedim, "bir gün gidilir" dedi.
eskiden hep kuzey ülkelerine gitmek isterdim. onların renkleri bana daha çok hitap ediyormuş gibi gelirdi. jeoloji okumak istediğim dönem izlanda'nın jeolojik açıdan genç bir ülke oluşu hele! yanardağlar, kayalar, jeotermal oluşumlar.. sanırım farklı bir aşk hikayesiydi izlanda ile aramdaki. daha çok araştırdıkça tüm kuzey'e aşık oldum.
soğuklardan olsa gerek. sıcak beni boğar, soğuk havalarda kemiklerimi ısıtan güneş haricinde güneşten kaçarım.
sonra geçen yaz hayatımda ilk defa albert camus okudum. tabii yabancı'dan başladım. aslında konuk hikayesini okuyacaktım, hikayenin içinde bulunduğu kitap ile karıştırdım. istanbul'a gidecektik galiba, evde internet bitmişti ve vakit geçirmenin yolunu kitap okuyarak bulmuştum.
ilk cormac'in yol'unu okudum, sonra yabancı'yı. sıcaktan bahsedişi beni klima altında sabahın beşinde daraltıyordu. yine de başka şeyler de oldu ve cezayir'i merak ettim. o günden sonra aklıma sıcak yerlere gitmenin düşüncesi yerleşti.
balkonlar, akşama doğru balkonda oturup yoldan geçenleri izlemek, kahve, yüzmek, basit bir hayatın düşüncesi...
herkes okuduğu kitaplardan neler çıkartır bilemem. birileri bana akımları, cümlelerin sakladığı durumları anlatırken büyüleniyorum. ben, şahsen, anlamıyorum. bu da geçen sene fark ettiğim bir şeydi ve o zamanlar birlikte olduğum sevgilime anlatmıştım durumu. güzelliği görüp takdir edebiliyorum ama anlayamıyorum. ve üzülmeyi de bıraktım. ortamlar hoşuma gidiyordu.
algılarsam bir şeyleri ne güzel! yoksa da böyle bir olay, ah, dert değil. olduğu kadar artık.
neyse işte, cezayir'e gitmek, atlas dağlarını görmek istedim. geçen aylarda utangaçlığımdan konuşamadığım biri bana gözlerimi kapattırdı, düşündüklerimi söylememi istedi. cezayir. fas'ı da gezmek, sokaklarında dolaşmak istiyorum.

eskiden hep kuzey ülkelerine gitmek isterdim. onların renkleri bana daha çok hitap ediyormuş gibi gelirdi. jeoloji okumak istediğim dönem izlanda'nın jeolojik açıdan genç bir ülke oluşu hele! yanardağlar, kayalar, jeotermal oluşumlar.. sanırım farklı bir aşk hikayesiydi izlanda ile aramdaki. daha çok araştırdıkça tüm kuzey'e aşık oldum.
soğuklardan olsa gerek. sıcak beni boğar, soğuk havalarda kemiklerimi ısıtan güneş haricinde güneşten kaçarım.
sonra geçen yaz hayatımda ilk defa albert camus okudum. tabii yabancı'dan başladım. aslında konuk hikayesini okuyacaktım, hikayenin içinde bulunduğu kitap ile karıştırdım. istanbul'a gidecektik galiba, evde internet bitmişti ve vakit geçirmenin yolunu kitap okuyarak bulmuştum.
ilk cormac'in yol'unu okudum, sonra yabancı'yı. sıcaktan bahsedişi beni klima altında sabahın beşinde daraltıyordu. yine de başka şeyler de oldu ve cezayir'i merak ettim. o günden sonra aklıma sıcak yerlere gitmenin düşüncesi yerleşti.
balkonlar, akşama doğru balkonda oturup yoldan geçenleri izlemek, kahve, yüzmek, basit bir hayatın düşüncesi...
herkes okuduğu kitaplardan neler çıkartır bilemem. birileri bana akımları, cümlelerin sakladığı durumları anlatırken büyüleniyorum. ben, şahsen, anlamıyorum. bu da geçen sene fark ettiğim bir şeydi ve o zamanlar birlikte olduğum sevgilime anlatmıştım durumu. güzelliği görüp takdir edebiliyorum ama anlayamıyorum. ve üzülmeyi de bıraktım. ortamlar hoşuma gidiyordu.
algılarsam bir şeyleri ne güzel! yoksa da böyle bir olay, ah, dert değil. olduğu kadar artık.
neyse işte, cezayir'e gitmek, atlas dağlarını görmek istedim. geçen aylarda utangaçlığımdan konuşamadığım biri bana gözlerimi kapattırdı, düşündüklerimi söylememi istedi. cezayir. fas'ı da gezmek, sokaklarında dolaşmak istiyorum.

2 Ağustos 2017 Çarşamba
dans ve balıklık
finallerim bitsin, yaz gelsin yazarım buraya sürekli dedim. yapmam gereken işler olunca aklım yazmanın hafifliğine gidiyordu herhalde. uyuyamadıkça paragraflar aktı gitti zihnimin içinde, neler yazdım, neler hakkında yazdım kimse bilmiyor.
kaç ay oldu? altı ay mı olacak? kendime acı çektirdim. deliye döndüm, geceleri ağladım zırladım, bağırarak ağladım, kalktım deniz kabukları kırdım, fotoğraf gördüm ona ağladım, önümden gülümseyen insanlar geçti onlara da ağladım. çok ağladım galiba. kendimi kaybettim herhalde. zirvesini gördüğümde derslerime giremedim, yataktan kalkamadım, kalktığımda dersliklerdeki merdivenleri başım dönüyor diye çıkamadım, sarhoş gibi yürüdüm sokaklarda kaç defa araba çarpacaktı son saniye ayıldım. bir de birkaç şarkıyı dinlemeyi bıraktım. ha bir de, ağladığım gerçeği acayip geldiğinden bunu her yerlere yazdım.
açıkçası, ben bunları neden yaşadığımı veya niye yaşadığımı bile bilmiyorum. altı ay benim gibi zaman kavramıyla takıntılı bir insan için aşırı uzun geliyor.
onu bunu geçersek, şu son günlerde anlam veremedim o aylara. birkaç gün üzülmem gereken şeylerdi oysa, eski ben olsa ohoo gözyaşı bile çok gelirdi. içimde tanımlayamadığım bir huzur oluştu. biraz daha her şey güzel olur zamanla diye ummaya başladım. yani, neden olmasındı.
mesela bugün bir ada insanına çok acayip gelse de, deniz sezonunu açtım. annem hasta oldu, babam çok yoğun çalışıyordu, kardeşim bolu'ya gittiydi geldiydi derken anca. saatlerce yüzdüm, içimden BEN BİR BALIĞIM! diye bağırdım. başıma güneş geçmiş midir diye düşünüp korktum ama geçmedi. belki biraz bronzlaşırım dedim o da olmadı :)
alışkanlıktır, babam hariç herkes telefonunu denize giderken evde bırakır. sooonra, ne zaman denize gidecek olsak o gün çiçek dolması yapılır. denizden sonra paket paket cips alınır zira herkes kurt gibi açtır ama eve gidinceye kadar ölsek ölürüz acımızdan.
experimental mutfak şahane gidiyor şuan. seitan yaptım geçen gün. biraz hamurumsu oldu ama etçil aileme sevdirebildim. etçil diyorum ama artık çok az et yiyorlar. süt ürünü babam tüketmiyor, annem ve kardeşim için daha gidilecek çok yol var. işte en son evdeki bademleri kırıp sütlerini yaptım. çok da güzel oldu. her şey şahane, bir buçuk yıl geride kaldı.
rüyamda feynman'ın kısa işlerinin derlendiği bir kitabım var, kendimi onu okurken buldum. bir an önce harry potter ve sırlar odası'nı bitirsem de ona geçsem diye heves ettim. ama her şey tadını çıkararak, sırasıyla. sonra denize gitmenin düşüncesiyle aklıma başka bir kitap geldi. bitter lemons of cyprus. çok yakın bir arkadaşım bahsedince ismini kafama yazdıydım. sonra ders aralarımda kütüphanede dolanmak alışkanlık oldu ve kıbrıs kitaplarına bakarken buluverdim! iki defa ödünç aldım ama okuduğum sayfa sayısı elimin parmaklarını geçmedi, ders aralarında kütüphanede okumak daha zevkliydi...
sonbahar gelecek, havalar serinleyecek ve yine tüm yalnızlığımla sabahlarımı kütüphanede geçireceğim bak bunun yolunu gözlerim. bir yandan da o kitabı bitirmek istemediğime inanmaya başladım. sanırım kimse lawrence durrell'in anlattığı gibi anlatmadı kıbrıs'ı. sayfalarda kaybet beni!
sanırım yine oldukça karmaşık bir hal aldı yazma işi.
neyse devam. olduğu kadar yani, zorlayalım mı?
youtube'da avrupa yakası'na erişemediğimden (ülke şeysi bir şeylerdi galiba) yüzümü friends'e çevirdim. ilk iki sezonu çok çok sevdiğimden kışın izlemeye ayırıp üçüncüsünden başladım. canım phoebe. arada birkaç film izledim, şimdi belki bir tane daha izlerim. watchlist inceleyecektim bak unutup gönderi yazmaya başladım. ohoo zehra.
hadi ben kaçıyorum.
şarkı bırakacağım, dinlediğimi söyleyeyim dedim çok kış gibi. hemmen yazlık bir şey bulup geliyorum. papooz- ann wants to dance
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
